-Eeee, ne yapalım, televizyon seyredelim mi?
-Boşveer, ne güzel konuşuyoruz işte.
-Ülen zalım, yoksa sen bişey demek istiyorsun da yolunu mı yapıyorsun bana?
-Yok beya, özlemişim seni işte.
-He, demek özledin?
-İyi o zaman, anlat bakalım.
-Sen başla, ben peşinden gelirim.
-Tamam, madem özledim dersin, söyle bakalım, sen olmayacak bir şeyi beklemek nedir bilir misin?
-Olmaz olmaz deme, beklenen gelir başa aga.
-Öyleyse sen de taşın kulağına söyle dileğini canımıniçi. Usulünce söyle. O sırrı içinde saklar. Ama ya gün gelip biri onu yontarsa.? Taşın damarında gezer senin gibilerin esrarı. Binlerce taş milyonlarca muradı, ahı ve feryadı taşır. Taşımaz mı?
-Taşır. Ama sen yine de “olmayacak bir şeyi beklemek nedir” diye, taşa söyler gibi usülünce anlat bana. Demek taşın da esbab-ı mucicesi, demek taşın da esrar-ı mucizesi vardır. Ya hak, ya hû…
-Düşün bakalım nedir olmayacak olan?
-Aptallık mı, nikbinlik mi, yoksunluk mu?
-Hepsi.
-Başka?
-Çoklu duygu sarmalıdır “özlemek.” Çoklu ve farklı tesirlerin yoğunluğudur.
-Onun için mi olmayacak bir şeyi eşine deşine bekler ve özler insan?
-Sayılır.
-Nasıl yani?
-Yanisi pek düşünmeden olagelen bir duygudurum yansımasıdır bu. Süreklidir, etkindir, süresizdir.
-Neden?
-Çünkü gönül düşünmez, davranır!
-Ne demek bu şimdi?
-İşte öyle… düşünmeden davranır demek.
-Yaaa! hiç böyle düşünmedim doğrusu.
-Ya, öyle işte; düşünmenin süreçleri, kuralları…düşünmemin kavramları vardır.
-Peki gönlün yok mudur?
-Yoktur. Gönül rasyonel değildir candeğerlim. Psikolojide akıl gönül uyumu en ideali olarak kabul edilsede, insan çok özleyince ya aklını unutur, ya aklının sınırlarını aşıp divane olur.
-Peki sonra ne olur?
-Laf mı şimdi bu, özler dedik ya.
-Tamam işte insanın başına gelen bu hal onu başka nerelere alır götürür.
-Fesupanallah! Sen hiç kimseyi özlemedin mi oğlum?
-Yav baksana neler söylüyorsun. Sanırım özledim. Özledim evet! Uzun uzun birini düşününce… ve gözlerim dolup böcül böcül uzaklara bakınca öyle hissediyorum galiba. Yani özlüyorum. Bir de burnumun ucu sızlar o zamanlar.
-Evet, bu özlemek. Lâkin olmayacak bir şeyi, gelmeyecek kişiyi ölünceye kadar beklemek değil bahsettiğin.
-Peki sen kendi tarif ettiğin gibi özledin mi kimseyi?
-Çoook, çok! Hem de nasıl. Ben beklerken öleceğim kopilim.
-Ama olmayacak bir şey, ama gelmeyecek o; ama beklemek saat saat seni tüketecek belki de. Neden böyle olduğu halde bu perişanlığı sürdürürsün?
-Tükenen tendir, tin(ruh) uçmağ olur, kanatlanınca göğe yükselir.
-Yaaa!
-Ya, işte öyle.
-Peki, böyle büyük bir tutkuyla özlemek nasıl bir şeydir?
-Çok fena, bela fena, en fena. Ama yine de felâh oradadır.
-Yani?
-Öyle işte… “acıdan geçmeyen her şey eksiktir.”
-Senin burnun sızlamıyor mu herkes gibi?
-Söyledik ya oğlum, sen mal mısın! Neden İstanbul Boğazı olağanüstü güzeldir. Niçin bütün dünyanın gözü Anadolu’nun ve Avrupa’nın birbirine bakıştığı bu güzelim toprakların üzerindedir. Ve neden Ege bir başka sevilir, niçin yerlisi yabancısı onun iki yakasına akın akın gelir de büyülenir ha?
-Neden?
-Nedeni âşikâre. Ege’nin iki yakası ile İstanbul Boğazı’nın iki yakası birbirine hem çok yakın, hem çok yakışır, hem de, milyonlarca yılda birbirinden olma değil mi? Fakat öyle olsalar dahi, asırlardır birbirine değmeden ve dokunmadan bakışır dururlar. Birbirine hasret, birbirini derinden hissederek, birbirini ölesiye severek bakışırlar. Dünyanın oluşumu böyledir. Dünya bildiğin devasa bir kahır, dünya koskoca bir küre-i esir.
-Yaaa!
-Ya, öyle işte.
-Peki insansoyu bunu nasıl bilir?
-Yanılgılarından, yangınlarından, yanlızlıklarından bilir.
-Demek öyle? Demek yanılgılarından mürekkeptir insan dediğin?
-El hak öyledir. İçinde sevdası umman olan umar insandır. Ne bilsin bitmeyecek bir sevdanın içinde, gelmeyecek bir insanı. Umar insan, umar…Duymadın mı bunları hiç?
-Senin anlattığın gibi duymadım. Taş kesildim dinliyorum erenler; taşa söyler gibi söyle, yemin olsun kulağım sende. Cankulağıyla dinliyorum.
-Toprağın toprağı, suyun suyu, insanın insanı özlemesi beter iştir birader. Asırlar önce jeolojik süreçlerle birbirinden ayrılmış kara parçalarına dikkat edin. Bahar ilk önce oralara gelir. İlk boğazın ve Ege’nin iki yakası çiçeklenir. Zira “özlemek” toprağın lisanında birbirine çiçek açmaktır.
-Ama baharda her yer zaten çiçeklenir?
-Evet ama, “büklük” dediğimiz su kenarları sadece çiçeklenmez, bildiğin cennet kesilir. Öyle olmasa insanlar sevgililerine neden çiçek götürsün a herze? Çünkü özlemek öğrenmektir. Çünkü özleyen insan özlediğine elleriyle “cenneti” götürür de onuştan öyledir..!
-Yaaa! Ne güzel anlattın.
-Ya, işte öyle. Sen pınarlar, dereler, ah o gürül gürül akan ırmaklar neden denizlere ulaşır sanırsın? Neden bir durulur, bir delirir, sonra uğun uğun devinir sanırsın?
-Neden?
-Özlerler de ondan.
-Özleler mi?
-Evet.
-Neyi özlerler?
-Derini!
-Derini mi?
-Evet, denizlerin ve okyanusların derinini.
-Demek öyle?
-Böyle dünya, dünya böyle!
-Peki neden “derini” özler?
-E çünkü, yeryüzünde her şeyin görünen yüzü, görünmeyen özünden daha değersizdir.
-Etme yahu? Toprak, su, insan… hepsi mi?
-Evet hepsi.
-Peki görünmeyen şeyin değerli olduğunu nasıl bileceğiz?
-Görünmeyen esrarlıdır; esrar merakı kaşır; merak bütün insanlığı en üst seviyeye taşır.
-Demek esrarlıdır?
-Öyledir.
-Dedim ya “giz” merak edilir, merak edileninse peşine düşülür… Ve arzu edilen görünürde değil, her daim derindedir. Ancak derine inmeyi göze alanlar inciye mercana ulaşırlar.
hem
görmez misin zaten
denizcilerle
şairler
birbirine
nasıl da benzerler…
ya,
vurgun yerler
deryanın derininde,
ya,
vurgun ölürler,
yüreğin
en
derinine…
-Peki amaca ulaşınca özlem bitmiş olmuyor mu sence?
-Çıkkk..! olmaz.
-Nasıl olmaz canım. Su, suya akmıştır, akınca karışmıştır işte.
-Su suya, toprak toprağa, insan insana hiç bir zaman tam manasıyla değemez, dokunamaz, hem, karışamaz arkadaş.
-Anlat o halde.
-Çünkü varolan hiç bir canlı ve madde birbirine tamamen değemez. Çünkü atomlar birbirine değince patlar. Ve bu öyle bir dengedir ki, atomun çekirdekleri birbirini çekerken, etrafındaki negatif iyonlar ısrarla birbirini iterler.
-Allah Allaaah!
-Ya öyle işte. Bu itme-çekme işi öyle hassas zeminde sürer ki, aralarındaki didişme bir yere kadar aralıksız devam eder, sonra dengelenir ve dururlar. Öylece. Hiç birbirine dokunmadan, değmeden, karışmadan durular.!
-Sahi mi diyon?
-Sahi ya.
-Öyleyse, iki insan en özel anında bile birbirine dokunamıyor mu demek istiyorsun?
-Öhöö, öhöö, öhöö… he he.! tam manasıyla öyle işte.
-Yani insan en hoyrat, en çıplak haliyle bile birbirine dokunamıyor diyorsun?
-E dedik ya, iki atom birbirine değince patlar.
-Hasminallah, neüzibillah!
-Duydun işte… o en hararetli zamanda bile kimseler birbirine dokunamıyor. Zira zerreler birbirini hem itiyor, hem çekiyor biraderim. Kısacası her daim bizim değil, bizim en küçük parçalarımızın dediği oluyor. Hüküm ferman “atom” hazretlerinin.
-Neüzübillah!
-Desene şu dünyaya yanlız geldik, yanlız gideceğiz, cümlesi boşuna söylenmemiş.
-Öyledir, öyledir vallahi. Bir feryatla geldik, bin feryatla gideceğiz.
-Peki niye özleriz o zaman erenler?
-Ulaşamadığın, erişemediğin, olmayacağını bildiğin ve esrarını çözemediğin her şeyi mütemadiyen özlersin de ondan.
-Yav çok karışık bir şey bu.
-Bence değil, bana sorarsan çok basit.
-Hele devam et o zaman.
-Baba, esrarını koru, derine dal… sonra kendini sev! sonracıma güzeli ara ve ona emek ver. Öyle çok emek ver ki, bütün gönlünle ve bütün gövdenle dokunabilesin.i ona.
-Etme yahu, hani dokunamıyorduk?
-Atomlar dokunamaz dedim ben; gönlün değmeyeceği canlı cansız hiç bir şey yoktur.
-Bak şimdi, bak şimdi… peki sen hiç kimseyi özledin mi böyle?
-Hem de nasıl!
-Dokunamayacağın birini sevdin mi?
-Sevmedim.
-Ama gerçekte ömrünce dokunamayacaksın ona.
-Evet ama “gönlümce” hep dokunacağım.
-Fakat her zaman kolayca görmeyeceğini farzedersek?
-Olsun, hayal ediyorum, düş kuruyorum.
-Haaa, anladıııım..!
-Anla artık.
-Ama sen ne de güzel anlatıyorsun agam, nolur devam et beya.
-İnsan aklıyla yaşar, gönlüyle sever, elleriyle okşar; ama nasıl özlediği muammadır… Çünkü gönül kural tanımaz, zamana yenilmez; çünkü gönül ferman dinlemez.
-Patlamaz mı?
-Patlamaz… patlamaz!
-Öyleyse söyle bakalım, patlamasa da kırılmaz mı?
-Asla… kalp kırılır, ama gönül kırılmaz? Zira gönül Tanrının evidir. Çünkü birbirini tutkuyla seven her insan Tanrının evinde birleşir.
Yaaa! Aşk olsun… Aşk olsun.