Yeni politika mı, umarsızlığın (çaresizlik) yansıması mı, kulak üstüne yatmanın savunması mı
ya da hepsi birden mi bilmiyorum, memlekette şöyle bir hava var: ‘Sus sus sus, kimseler
duymasın!..’’
Bu bir dönemin şarkısıydı ama sadece şarkıydı; hafif fantezi/pop tarzının klasikleşmiş
eserlerinden, Suat Sayın ile Esin Engin’in bestesi. İlk olarak Nesrin Sipahi 45’liğe okudu,
1968’de çıkan plak 1970’ler boyunca çok satanlar arasında kaldı.
Yaşı 65’in üzerinde olanlar için nostaljik bir eser; onlardan birine şarkının melodisiyle ‘‘sus
sus sus’’ deseniz, ‘‘kimseler duymasın’’ diye devam eder...
Şarkı güzel de ortamda bu havanın egemen olması, pek hayra alamet değil: Saydamlığın,
açıklığın yok edilmesi, sivil toplum kuruluşlarının (STK) köreltilip geriletilmesi anlamına gelir.
Sivil toplum kuruluşları, devlet kurumlarından bağımsız olarak (faaliyet) gösteren, kâr amacı
gütmeyen, gönüllülük esasına dayalı, toplumsal fayda sağlamayı hedefleyen yasal
örgütlenmelerdir. Siyaset bilimi terimiyle ‘‘baskı grupları’’dır: Kamuoyu oluşturarak,
politikaları (siyasi iktidarlar ve karar alma mekanizmalarını) etkilemeye, amaçları
doğrultusunda kararlar alınmasını sağlamaya çalışırlar.
Dernek, vakıf gibi örgütlenmeler klasik anlamda STK’lardır. Temel özellikleri tamamen
gönüllülük esasına dayanmalarıdır. Sendikalar ve odalar da geniş tanımlı STK bir parçası
olarak görülür. Ancak yasal statüleri, işleyişleri açısından ayrışırlar.
Sendikalar işçi ya da işverenlerin haklarını koruma amacı güder, gönüllülük esasına dayalıdır.
Meslek odaları, ticaret ve sanayi odaları ile borsalar, üyeliğin zorunlu olduğu, yarı kamu
kurumu niteliği taşıyan örgütlenmelerdir. Bu nedenle devletle yakın ilişki içindedirler.
Sendikalar geniş kitle örgütleri olmaları ve üretimden gelen güçleri, odalar da dayandıkları
geniş taban ve devlet yönetimiyle yakın ilişki içinde bulunmaları nedeniyle diğer STK’lara
göre daha yüksek yaptırım gücüne sahiptir.
Son dönemde odalarla (meslek, sanayi ve ticaret odaları, borsalar) sendikalar, ülkedeki
önemli sorunlara karşı kamuoyu oluşturup baskı yaratma konusunda ilgisiz, edilgen (pasif)
bir görüntü vermeye başladı.
Konfedere sendikalar; eriyen ücretler, bozulan gelir dağılımı, yok edilen çok seslilik, artan
hukuksuzluk algısı, hatta bazı işçi eylemleri karşısında hareketsiz görünüyor. Odalar ve
borsalar, hatalı ekonomi programları ve kararlar, toprağın ve tarımın canına okuyan çevre
kıyımları gibi konularda aynı durum yansıyor.
Kamuoyundaki yakınmalara tercüman olarak, Kerkük türküsü gibi ‘‘Bu hal ne haldır’’
diyorsun. Ahmet Kaya’nın şarkısıyla cevap alıyorsun ‘‘Siz benim neler çektiğimi/ Nereden
bileceksiniz…’’
Özetle şunları söylüyorlar: ‘‘Hatalı kararlar, sürüncemedeki işler konusunda idareleri uyarıp
hızlandırmak için, yayınlayacak medyaya bulup da açıklama yapsan, bir eylem örgütlesen,
yapılacak olan iş de sürüncemede bırakılıyor. ‘Git onlar halletsin’ diyorlar. Bu belediyesinde
de, müdürlüklerinde de, bakanlıklarında da böyle. Yoksa biz raporlar halinde sorunları
iletmeye, kapıları aşındırmaya devam ediyoruz. Amacımız üzüm yemek, onun yollarını
arıyoruz.’’
İyi de arkadaş, üzümüne ulaşmaya çalıştığın bağın sahibi sensin. Kimse sana ‘‘Git bağcıyı
döv’’ demiyor. Bağcıyı dövme ama tepene de çıkarma. Bağına çökülüp onca salkımdan sana
sadaka niyetine bir iki çilkim-çiltim (salkımı oluşturan parçalar) uzatılmasına razı olma.
Sessizlik, demokrasiden uzaklaşmanın, keyfi yönetimin ayak sesidir; adı da bellidir. Bugün
dokunulmasa bile günün birinde mutlaka sana da değilir.
Bugün gelinen nokta; bunun delilidir…
[email protected]