'10 Ocak Çalışan Gazeteciler Günü' idi dün. Yazılar yazdı, mesajlar paylaştı meslektaşlar. Kutlayanlar oldu. Teşekkürler. Madem hal budur biz de yazalım.
*
Tam 40 yıl olmuş mesleğe başlayalı.
Ben diyorum 40 yıl, siz deyin bir ömür.
"Nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım, bazen gözyaşı oldu, bazen içli bir şarkı" Nihat Aşar'ın dizeleri. Ünlü şarkımız.
40 yılı; yazarken, anarken, yeniden yaşarken, bu şarkıyı hatırlamasam olmaz. Köprülerin altından çok sular geçti 40 yılda ve o sularla beraber neler akıp gitti neler...
*
1984 yılında memurluktan ayrıldım. 1980 yılında sınavlar kazanarak DHMİ Atatürk Havalimanı'nda memur olmuştum. Memur olurken henüz Üniversite öğrencisiydim. 84'te ayrıldığımda ise üniversitesi mezunuydum. Üniversite mezunu olunca 3 derece birden alıyorsun. Geçen 4.5 yıllık sürede de yaklaşık derece ve kademeler almıştım. Ayrıldığımda 7. derecelerdeydim. Niye mi bırakmıştım.
Yüksek lisansı kazanmıştım. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü " Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bilim Dalı'nda'. O günlerde hem gazetecilik, hem de bilim insanlığı çok ama çok saygın mesleklerdi. İkisinde birden yol alma şansını yakalamıştım.
86'da düşe kalka bitirdim. Artık Kitle iletişim uzmanıyım. Ama doğru düzgün iş bulamadım süreçte. Zamanla bu meslekte yürümenin de kolay olmadığını anladım. 87-88 arasında askerlik nedeniyle ara verdim.
88'da döndüğümde ne yapsam ne yapsam diye düşünürken bir bankanın açtığı Dış İlişkiler Müdürlüğü personel sınavına girdim. Kazandım. Mülakata gittiğimde beş-altı kişi vardı heyette. Biri Türkiye'de tanınan bir isim. Sık sık ulusal gazetelerin ekonomi sayfalarında arzı endam ettiği için tanıyorum. Bankanın Genel Müdür Yardımcısı bayan. Mülakattaki bitiş sözleri O'nundu.
-Erhan bey biz seninle çalışmak istiyoruz. Ancak bir sorun var. Daha önce de sizin okuldan aldığımız arkadaşlar çok istikrarlı olmuyor. Bankacılıkta neden ise tutunmuyorlar ve ayrılıyorlar. Siz kararlmısınız çalışmakta?' diye sordu.
-Anlattım. Çalışacağıma ikne etmiştim. Başladım. İki ay kurs verdiler önce. Boğaziçi Üniversitesi'nden gelen prof da var, Bankanın üst düzey yöneticileri de. Maaşımı da verdiler. Kurs bitti fiilen işe başladık.
Ancak o günlerde yine bir ilan gazetelerde. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, iletişim bilim dalı'nda doktora programı açmış.
Girdim o sınavlara da . Hem bilim, hem dil sınavları. İkisini de kazandım. İstanbul Üniversitesi'nde o bilim dalında doktora proğramına alınan 10 kişiden biriyim.
*
Kaydımı yaptırdım. Bankaya gittim ertesi gün. Akşam eve. Başımı yastığı koyuyorum. Kafamda deli sorular. "-Ya arkadaş iletişimde doktora nere, bankacılık nere. Ne alaka şimdi?" Yani artık üniversiteside öğretim üyeliği yolun açılmış. Banka da ne yapacağım. Ama aklımda Bankanın Genel Müdürünün sözleri. "Sizin okuldan gelenler istikrarlı olmuyor. Sen çalışmaya kararlımısın?" Bir karar vermek zorundaydım. Banka da müdüre durumu anlatıp 'Ben ayrılıyorum' dedim. Müdür çok kızarak, "Otur oturduğunu yerde burda çalışarak ta doktoranı yaparsın." dedi.
Bir kaç gün oturdum ama delilik var serde ardından ceketi alıp son çıkışı yaptım. (O Genel Müdür Yardımcısı bayanın soyadını taşıyan bir bilim insanı CHP'den milletvekili aday adayı oldu son genel seçimlerde. Kendisine; 'Ben yıllar önce böyle bir hanımefendi ile karşılaşmıştım. Birşeyi oluyor musun yoksa soyadı benzerliği mi?' diye. 'Ben oğluyum. Yaşıyor annem' dedi. Hikayeyi anlattım ve annesinden 'Muhtemelen hatırlamayacaktır ama yine benim adıma kendisine özrümü iletin sözümü tutamadığım için ' dedim. )
Ardından bir arkadaşımın yardımıyla Nokta Dergisi. Orda bir ayı doldurmadan TRT İstanbul Televizyonu. Cumhurbaşkanı, SHP Genel Sekreteri, Olağanüstü Hal Valisi, İstanbul Valisi, Bakanlar.. Ard arda konuk olduğu bir programı hazırlayan ekibe iliştirildim. TRT Haber Dairesi'nin emekli olmuş ilk Müdürlerinden Altan Aşar program sorumlusu. Ayşenur Arslan, Necla Zarakol programda yönetmen. Ben de yanlarına iliştirilmiş yönetmen yardımcısı. Ofiste; Birgun Uğur Mumcu birgün Nazlı Ilıcak. Birgün Vali'nin konağındasın. Birgün Bakan Adnan Kahveci'nin evinde. Birgün Güler Sabancı ofiste, bir gün Deniz Baykal ile yemektesin. Daha kimler kimler..
*
3 yıl kadar kaldım o ekiple. Sonra BRT kuruldu. Oranın haber merkezinde kurgu yönetmeniyim. Hıfzı Topuz, Altan Aşar, Tuna Huş, Erdoğan Varol burada. (Dördü de vefat etti. Işıklar içinde uyusunlar.) Daha bir çok isim. O televizyon 1992 yılında devletin tüm özel televizyon ve radyolarıyla ilgili aldığı kararla kapatıldı. Biz de kaldık işsiz.
Tabi doktora da askıda kaldı. Yoğun çalışma sürecinde.
*
Talihsiz bir dönem. Arada-urada işler. Hem doktorayı bıraktım, hem de iletişim dünyasından uzaklaşmaya başladım.
Mümtaz Soysal'a anlatmıştım. 'Bu ülkede okumanın da bir anlamı yok' demiştim. 'Doktoranı tamamla bırakma.'demişti.
*
1996 yılında tesadüfen yerel basın ile tanıştım. Ali Tarakçı ile tanıştık. Beni çıkardıkları günlük gazetenin merkezine getirdi. 'Trakya Ekspres'. Rakip bir de Hürbakış var. İkisinin de matbaası var. İkisi de günlük. Şirin mi şirin gazeteler. Bölgesel ama daha sıcak ilişkiler. İyi de ekipler var. Baktım Yavuz Kaynarca, Tülay Kaynarca ikisi de Ankara Gazi Üniversitesi İletişim mezunu. Ali Tarakçı iyi yazılar yazıyor. Sonra yine Gazi Üniversitesi iletişim mezunu olan; Şaban Çağlar ve Zerrin Çağlar da bölgede. Düşükte olsa düzenli bir maaş alıyorsun. Ve gazetinin olumuşuma, dönüşümüne önemli katkılar sunabiliyorsun. Alıştım ve sevdim. Hürbakış, Ekspres, Manşet, Gerçek, Haberdar. Rahmetli Ali Çebi birgün 'Ya sen ne buralarda takılıp duruyorsun. Sen gidip ulusal basına iş başvurusu yapıyormusun hiç' sözleriyle benim burda çalışmamı uygun görmemiş yönlendirmeye çalışmıştı. Ben de 'Çalıştım oralarda. Beni mutlu etmek yerine. Yordu." diye yanıtlamıştım. Süreçte yine İletişim Fakülteleri'nden; Sevginar Sali, Ekrem Hacıhasanoğlu, Emek Karakaş , Nebiha Bacıoğlu, İskender Kordu bölgede sektörde yer aldı. Yalnız değildim. Çok önemli katkıları oldu mesleğe. Katkı sunmaya da devam ediyorlar tüm zorluklarına rağmen. Bazı isimleri yazıp bazılarını unutursam olmaz diye isim anmak istemem ama, bölge medyasında okullu olmasa da genç yaşta bu mesleğe başlayıp, kendini yetiştirip, başarılı olan çok sayıda kıymetli isim de var. (Kusura bakmasınlar ama emekli olduktan sonra bu işe ilişenleri ben meslekten saymıyorum. İstisnai olarak aralarında başarılı olan olsa da. Ve birkaç iş yapanları da çok meslekten saymak istemiyorum.) Ve çok kötü olanlar da var ki onlar anmak hiç olmaz.
*
O arada Doktora da dersleri de bitirmiştim. Tez ile ilgili çalışmalar yaparken ihmalkarlığımla (Bu da benim çok önemli hatam) yine atılmıştım.
99 depremi sonrası bir afla yeniden başladığımda karşıma 'Başlarken verdiğim dil sınavı' yeniden çıktı. Yönetmelik değişmiş. Başlarken verilen dil sınavı bu kez dersler tamanlanmasının ardına konmuş. 'E ben vermiştim. Verilmiş hak gaspedilmez' desende hikaye. Yani 88'den 2000'e. Arada gitmiş 12 yıl. Benim de dil kullanmayınca unutup gidiyorsun. Veririm diye düşünsen de olmuyor. Bir-iki girdim. Olmadı. O da kaldı. Sonunda 40'ında basın kartı, emekli olduktan sonra da sürekli basın kartı aldık.
Emekli olduktan sonra Ahmet Refik Bek ile günlük Fark Gazetesi'ni sonra da kendim Durum Gazetesi'ni yayımlamaya başladım. Şimdilerde sadece durumgazetesi.com.tr. Çalışmaya devam.
*
İyi de arkadaş, ey devlet, ey memleket. Ya gazeteci olmak için bu kadar dökülüp saçılmaya gerek yokmuş ki. Yoldan geçen herkes gazeteci olabiliyormuş. Olması bir yana ahkam da kesebiliyormuş.
Bir ülkenin medyası nasıl kirletiliyormuş görüyürsunuz. Adam gibi ayakta duranlara bir şey demiyorum ama o kadar kötü örnekler oluştuki insan gelinen noktada 'Harcadığı emeğe, gazeteci olacağım diye vazgeçtiği işlere' üzülüyor. Pişmanlık duyuyor.
Boş çuval dik durmaz denir ya. Medyanın dik durmaması için gereken her şey yapıldı gibi ülkemizde. Ve görüyorsunuz, izliyorsunuz.
*
Ve sonuçta Türkiye'nin ilk bayan gazetecilerinden Vasfiye Özkocak'ın sözleri kulaklarınızda çınlıyor.
80 öncesi TGC'de bir panel. Konuşmacılar arasında ünlü reklamcılar, bilim insanları ve gazeteciler var. Biri de Vasfiye Özkoçak. Ben de dinleyeciler arasında bulunan öğrencilerden biriyim. Vasfiye hanımın şu sözlerini hiç unutmadım.
-"Benim kızım var.Kızımın gazeteci olmasını istermiyim. Hayır istemem. Ben yeniden mesleğe başlasam gazeteci olurmuyum. Evet olurum. Tercih sizin"
Ben gelinen noktada ne düşünürdüm? Yeniden mesleğe yeniden başlayacak olsam; 12 Eylül 1980, hatta 1990-2000 öncesi dönemde yine gazeteci olmak isterdim. 2000 sonrası ve bugün için ise kesinlikle olmazdım.
Evet bugünün gazeteci adaylarının umutlarını kırmam ama ne yazık ki mesleğin geldiği nokta çok üzücü. Bu mesleği hakkıyla yapmak için direnenlere ve devam ettirenlere saygılar.