Korono günlerinin bize getirdiği en önemli aksesuarlardan biri yüzümüze takmamız gereken maskeler oldu.

Öyle böyle değil, sokağa çıkarken, mağazalara girerken, insanlarla konuşurken...Ve hatta sevdiklerimizin yanında bile takmamız gereken o maskeler. Tellisi, telsizi, kumaşı, dantellisi, beyazı, siyahı nasıl olursa olsun, yüzümüzde bulundurmamız gereken maskeler.

Tabii bir süre sonra sıkılmaya başladık, hele de havalar hafiften ısınınca, dudaklarımızın üzerinden aşağıya doğru akan ter damlaları nefes almamızı zorlaştırmaya başlayınca, maskeler burun ya da çene altına inmeye başladı.

Olsun, maskemiz yüzümüzdeydi sonunda.

Oysa insanoğlu, maske takmaya çok alışkındı. Hayatımız bir maskeli balo değil miydi bizim? İstediğimiz anda istediğimiz maskeyi takıveriyorduk yüzümüze. Anlık değişimlerle, hiç farkında olmadan ihtiyacımız olan yüzlerce maskeyi yüzümüzden geçirip duruyorduk. Bazıları çok acımasız, bazıları yumuşak bir bulut gibi, bazıları gülümseyen, ağlayan, şaşkın, sevgi dolu, çirkin, güzel...Ama hepsi sahte, hepsi sadece birer maske.

Maskeli yüzlerimizi örten gerçek bir maskeye tahammül edemedik sonunda. Korku içimizi sardı, günden güne büyüdü, paniğe dönüştü. İnsanlar, bizi olduğumuz gibi, gerçek yüzlerimizle görüyor olabilirdi bu maskelerin altında. Tanrım, ne kadar savunmasızdık!

Ve çıkartıp attık o bez maskeleri yüzümüzden, korona hala sokaklarda kol gezerken.

Kendi sahte maskelerimize geri döndük.