banner128
KÖYDEN GAZETE PATRONİÇELİĞİNE

Türkiye’de bazı ilkleri şahsında barındıran bir isim O. Köyden çıkıp İstanbul’da gazete patronu olarak ilk kadın. Bulgaristan’da bir gece ismi değiştirilen Türkiye’deki ilk kadın gazete patronu. Babası Bulgaristan’da Komünist Partisi İlçe Başkanı olan kadın gazete patronu olarak da ilk. Vasil Levski Lisesi’ni bitirip seçilmiş öğrenci olarak Ankara’ya gönderilmesi özelliği ile de tek kadın gazete patronu… Silivri’de 18 yıldır ilçenin tek günlük gazetesi Hürhaber’i pandemiye rağmen aksatmadan yayımlayan özelliği ile de Türkiye’de bir ilk. ‘Komünist’in kızı Silviya’ dediğinizde doğru tanımlama yapacağınız ilk gazete patronu.

Bir kadın olarak “Toplumdaki birçok arızanın temelinde cinsiyetçi yaklaşımı” gören ve “Her alanda bu yaklaşımı yaşamımızdan çıkartmamız gerekiyor” diyen; bu bağlamda ‘Köyden gazete patroniçeliğe’ başlığını beğenmeyecek bir kadın gazeteci.

Şahsında; göçmenlerin, gazetecilerin, kadınların hikayelerini taşıyan bir isim. Yaklaşan 8 Mart Dünya Kadınlar Günü öncesi; Silistre’den-Ankara’ya; Ankara’dan-Silivri’ye; Öğrencilikten-Medya patronluğuna- Göçmenlikten-Kadınlara... Biz sorduk içtenlikle tüm hatırasını sizlere emanet etti… Hürhaber Gazetesi İmtiyaz Sahibi Sevginar Sali.

VASİL LEVSKİ LİSESİ’NDE BİR KÖYLÜ KIZI

- Araştırdık söyleşi öncesi. Ve ortaya çıktı ki, sizin hikayeniz ilklerle dolu. Ve aynı zamanda on binlerin, yüz binlerin, milyonların hikayesi aslında. Bu nedenle yaşam süreciniz üzerinde ilerleyeceğiz. Silistre’den başlayalım. Nasıl bir evde, nasıl bir yerde doğdunuz?

Sali-Silistre’ye bağlı Hacıoğulları köyünde doğdum. 17 yaşına kadar köyde yaşadım.

-Siz bir köylü kızısınız yani?

Sali-Evet köylü kızıyım

-O köyü ve oradaki yaşantınızı anlatın bakalım. Hacıoğulları’nı…

Sali -150 hanelik bir Türk köyü. Nüfusu 400-500 arası... Tamamı Türk neredeyse. İki Bulgar aile vardı. Onlar da Türkçe konuşurdu. Annem babam çalıştığı için bize babaannemle dedem baktılar. 2.5 yaşında köyde kreşe başlayıp liseyi yakın ilçe merkezinde bitirdim.

-Okulun adı neydi?

Sali- Vasil Levski Lisesi; Bulgarları Osmanlı’dan kurtaran Milli kahramanlarının adı..

“ASİMİLASYON SÜRECİ İLE BİRLİKTE FARKLILIĞIMIZI ANLADIK VE TÜRKLÜGÜMÜZE SIKI SIKIYA SARILDIK”

-Bulgaristan’da Bulgarlardan farklı olduğunu kaç yaşında anladınız. Ve neler hissettiniz?

Sali – En bariz farklılık 1984 yılında isimlerimizi değiştirmeye başlanmasıyla ortaya çıktı sanıyorum. Bu sadece bizim için değil, Bulgar arkadaşlarımız için de bir kırılmaydı. Niye “Sevginar’ derken bana ‘Silvia demek’ zorunda kaldıklarını onlar da kolay anlamadılar.

Kreşe başladığım andan itibaren 2,5 yaşında hatta Türkçe’yi öğrenemeden Bulgarca konuşmaya başlıyorsunuz mecburen. Ve o süreçte bu normal geliyor… Ama ne zamanki isim değişikliği ve dini ibadetleri yasaklama konusu ortaya çıktı, Türkçe konuşmak yasaklandı, biz Türk ve Müslüman kimliğimize dört kolla sarıldık. Hani kaybetmekte olduğun bir şeye daha sıkı sarılırsın ya öyle oldu. Azınlık olduğumuzu asimilasyon süreci bize net bir biçimde anlattı.

“BİR GECE KÖYÜMÜZE ASKERLER TANKLARLA GELDİ VE İSİM DEĞİŞİKLİĞİ BAŞLADI”

Sali - Bir gece askerler tanklarla gelip köyün çocuk parkına yerleşti. Devamında insanlar muhtarlığa çağırılıp isimler değiştirilip yeni kimlikler verildi. İşkence, Belen kampı söylemleri doğru düzgün haberleşme de yok tabi... Milliyetçilik damarı kabaran Bulgarların çıkışları vs…

-Sizin isminiz ne oldu?

Sali-Silviya oldu.

-Siz mi seçtiniz. Nasıl oldu?

Sali -Babam seçti herhalde. Türkçe isme yakın bir isim olsun diye… Evde Sevginar, okulda Silviya.

ŞALVAR GİYMEK DE SÜNNET DE YASAKTI!

-Neler hissetmiştin?

Sali-Çocuktum ilkokula gidiyordum… Net bir şey hatırlamıyorum ama yani ailemizin mutsuzluğundan, tedirginliklerinden bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyorduk. Mesela babaannem tek kelime Bulgarca bilmez. Babamı sormaya geldiklerinde arkadaşları falan, dışarı çıkmaya korkardı. Hasta olduğunda “Beni hastaneye götürmeyin” diyordu. Derdini anlatamayınca ona kızarlar diye. Bulgaristan’da doğmuştu ama Türk köyünde yaşadığı, okula gitmediği için öğrenmemiş. Şalvar giyerdi kadınlarımız onu bile yasakladılar. Sünnet zaten yasak. Gizli sünnet ettiriyorlar insanlar çocuklarını mahzenlerde falan. Bir şekilde duyduklarında köyü basabiliyorlardı. Herkes kendi ibadetini inancını yerine getirirken birden her şey yasak oldu. Saçma sapan bir zorbalık ve baskılar ile kendi sistemlerini yıktılar.

KOMUNİST PARTİ’NİN İLÇE BAŞKANI BABA!

-Köylüler neyle geçinirdi. Ekonomileri nasıldı?

Sali – Bulgaristan’daki Türk nüfus genelde tarım ve hayvancılıkla geçiniyordu zaten. Bir Türk’ün orada öğretmen, doktor ya da polis falan olması milyonda bir olasılıktı. Komünist sistemde paranın çok da önemi yoktu. Mezun olduğu gibi herkesin bir işi zaten var; işsizlik yok. Annem muhasebeci. Köyün ikinci lise mezunu olarak babam, askerden döner dönmez, köyümüz büyükleri tarafından muhtar adayı gösterilip seçilmiş. Uzun yıllar muhtarlık görevinden sonra ülkedeki tek partili rejimde ilçe başkanı olarak görevlendirildi.

Babam ilçe başkanı, annem okulda muhasebeci ama bunun dışında tarım da hayvancılık da yapılıyordu hanemizde.

-Hangi partinin ilçe başkanı?

Sali -Komünist Parti’nin, başka parti yok zaten...

Dedem ilgilenirdi ama hayvancılıkla daha ziyade annemler de tarım işleriyle epey ilgiliydi devlet memuru gibi çalışmanın yanında. Bizim çocukluğumuz da bu işlerin içinde geçti doğal olarak. O düzende bir işçi çocuğu da beş liraya tişört, memur çocuğu da aynı tişörtü giyerdi. Zaten bir ev bir araban olabiliyor. Paran olsa ne olacak? İkinci bir evsahibi olma, araba alma şansınız yok.

-Daha güzelmiş!

Sali-Ama yürütemediler. Yok isim değişikliği, yok şuna inanma, yok buna inanma. Şunu da belirtelim; Türklerin inançlarıyla ilgili yasaklar vardı ama kiliseler de kapalıydı o dönemlerde. Hristiyanlar da kiliselere gidemezdi.

HASRET HİKAYELERİ İLE BÜYÜYEN NESİL

-Bulgaristan’da iken Türkiye’yi nasıl hayal ederdin?.

Sali - Hep hasret hikayeleri ile büyüdük. Türkiye’de akrabalarımız var. Rahmetli babaannemin annesi ve kardeşleri 1978’de buraya göç ediyor. Biz de babaanne ile büyüdüğümüz için hep hasretini anlatırdı. Bir de on yılda bir göç var zaten; bir sürü parçalanmış aile. Türk olarak bir vatanın var; Türkiye kendini Bulgaristan’a ait hissetmemen için onların da kendince yürüttüğü bir politika…

-Bulgaristan’da sizler için “Türkiye’ye hasretlik” bir yer yani?

Sali- Özlem, hasretlik evet… Göçlerden sonra, iletişim olanağın olmuyor. Düşün kardeşiniz göçüyor ve bir daha haber alamıyorsunuz. Mektup yok. Telefon yok. Öldü mü, kaldı mı bilmiyorsun. Şimdi gibi değil ki. Türkiye’ye geldikleri için haberleşme yasak Bulgaristan komünist sistemde o zaman. Bir de iki bohça ile bir bilinmezliğe doğru yola çıkıyorsun.

“İSTANBUL’U HİÇ HAYAL ETMEDİM”

-İstanbul nasıl bir şehirdi, nasıl hayal ederdiniz?

Sali -Ben İstanbul’u hiç hayal etmedim. Hala da alışamadım. İstanbul’a tek başıma da gidemem. Allahtan şimdi navigasyon falan çıktı. Bulgaristan’dan 17 yaşında Ankara’ya gittim.

‘YENİDEN DOĞMA ŞANSIM OLSA BULGARİSTAN’DA DOĞMAK İSTERDİM”

-Bir duralım burada. Oraya döneceğiz. Bulgaristan’ı bitirelim bir. Çünkü senin özelinde; on binlerin, yüzbinlerin hikayesini konuşuyoruz aslında..

Sali-Şunu söyleyebilirim. Belki insanlara değişik gelebilir ama tabi ki doğduğumuz yerleri seçemiyoruz yine de öyle bir şansım olsaydı, her şeye rağmen, Bulgaristan’da doğmayı tercih ederdim. O şartlarda doğup büyümüş olmayı isterdim. Bu çok farklı bir deneyim. Farkının ne olduğuna gelince; başka bir ortamda böyle hissedemezdik. Türklüğün farklılığını anlamını bu kadar derin ve kıymetli özümseyemezdik.

-Yaşayan bilir derler.

TÜRKİYE’YE GÖNDERİLEN SEÇİLMİŞ ÖĞRENCİ

-Türkiye’ye ilk ne zaman nasıl geldin, Türkiye topraklarına ayak bastığında neler hissettiniz?

Sali – Bulgaristan’da Türklerin, azınlıkların haklarını savunan Hak ve Özgürlükler Partisi var. Belli kriterlere göre seçilen öğrencilerin Türk Devletinin desteği ile Türkiye’de eğitim almalarını sağlıyorlar. Burada eğitim aldırıp Bulgaristan’a dönüp oradaki Türklerin haklarını daha iyi savunmak üzerine geliştirilen bir politika. Ben Bulgaristan’da Üniversite sınavına girmiştim; kazandım da, babam da bu kanala müracaat ediyor benim adıma. ‘Nasıl olsa bir torpil falan işletmedik bize çıkmaz’ diye düşünüyorum. Bir de komünistin kızıyım zaten hiç seçmezler havasındaydım. Ama lise ortalamam çok yüksek olduğu için eleyememişler. Genelde Türk öğrencilerde fazla yüksek olmuyordu. Bindik bir otobüse Ankara’da indik. Sınırı geçtiğinde ne hissettin diyorsun. Hiç bir şey hissetmedim. Yani sınır mı geçtik, geçmedik mi farkında değilim.. 17 yaşında evinden ilk defa ayrılan bir kız çocuğu.

-Otobüste kaç öğrenciydiniz?

Sali -30 falandık. Sonra Ankara’ya geldik. Bir kısmımız Ankara’da kalacak, bir kısmımız Konya’ya gidecekti. TÖMER Türkçe Öğretim Merkezleri var. Ankara’da kalan gruptaydım.

-Yıl kaçtı

Sali -1995 Ekim…

SABANCI KIZ YURDU’NDA HÜNGÜR HÜNGÜR AĞLAYAN BİR KIZ

-Ankara’da kaldınız. Ne oldu Ankara’da?

Sali -Sabancı Kız Yurdu’na yerleştirdiler bizi. Türkçe hazırlık göreceğiz. Bulgaristan’dan gelen üç arkadaştık o yurtta. Sevindik. Sabancı Kız Yurdu 24 kattı yanlış hatırlamıyorsam. Birimizi 3. kata, birimizi 15. kata, beni de 19. kata vermişler. O yurtta birbirimizi bulmamız mümkün değil. Sekiz kişilik bir oda. Doğru düzgün Türkçe konuşamıyorum. Zaten yoldan gelmişsin. Bir geceliğine bile evden ayrı kalmazken ülke değiştirmişim… Ağlamaktan başka içimden de elimden de bir şey gelmiyor. Sonra tabi yurttaki arkadaşlarla kaynaştık...

-Kaç yıl yurtta kaldın?

Sali -Üniversite hayatım boyunca yurtta kaldım. Beş yıl. Bir yılı Sabancı’da diğer dört yılı Seyran Kız Yurdu var Kocatepe Camisi’nin altında oradaydım.

-Bu Seyran Kız Yurdu özel miydi?

Sali -Hayır. Devlet yurduydu. Biz devlet bursuyla okuduk zaten.

GAZETECİLİK HİKAYESİNİN BAŞLANGICI

-Bu gazetecilik hikayesi nerden nasıl başladı?

Sali -Bir yıl Türkçe hazırlık okuduk. Sonra Yabancılar için Üniversite sınavına girdik. Bütün bölümleri okuma şansımız yoktu. Belli bölümler vardı. O listeye baktım. Radyo Televizyon Sinema Bölümü; eğlenceli görünüyor deyip onu seçtim. Önceden bir plan falan yoktu. Birinci tercihim oydu. İkinci tercih İstanbul Uluslararası İlişkiler, 3.sü de İzmir; Gıda Mühendisliği onu şehirden dolayı seçmiştim ama Ankara’da kalmak istedim. Çünkü zar zor Ankara’ya uyum sağlamışım. Sıfırdan tekrar başka bir yere gidip başlamak zor geldi gözüme.

-Ercan (Çalışkan) bey burada mıydı o zaman. Dayınızdı haberleşmiyor muydunuz?

Sali – Dayımlar 1978 yılında gelmişti. Ben buraya gelene kadar birbirinizi gördünüz mü desen? Görmedik. İlk gelişim direk Ankara’ydı. Biliyorduk dayımız, kuzenlerimiz var ama görmüyorsun ki. Üniversitede okurken yaz tatilinde gelmeye başladım Silivri’ye. Annem babam gelip alıyordu, hem burada zaman geçiriyorlardı öyle kaynaştık yıllar buradaki akrabalarımızla yıllar sonra.

-Anneniz babanız ne zaman geldi Türkiye’ye?

Sali -Annem ve babam, eşim İlhan’ın vefatından sonra kaldılar. 2013’e kadar gelip gidiyorlardı ama sonra kaldılar.

-Şu anda Bulgaristan’a neyiniz var?

Sali – Kooperatifte kirada tarlalarımız  ve doğduğumuz ev duruyor.

-Hayatta kaç defa göçtün.

Sali -Bir kaç defa galiba... Bir Ankara’ya göçtüm, Ankara’dan Silivri’ye göçtüm.

-Mecazi anlamda kaç defa göçtün?

Sali -Oo çoktur o..

-En zorları hangileriydi?

Sali -Türkiye’ye gelişim, uyum sağlamam zordu. Bir de İlhan’ın vefatı zordu. İkisinde de farklı bir hayata, farklı bir dünyaya göçtüm yani…

“BİZ FARKLI, ANKARA FARKIYDI”

-Ankara’da Üniversiteden ne kaldı sana…

Sali –Hayat okulu ile üniversite aynı anda oldu. Ankara ortamı da biz de yabancı ülkeden gelenler olarak farklıydık. Tüm zorluğuna rağmen üniversite hayatım muazzamdı diyebilirim. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi iyi ki gelmiş ve burada okumuşum...

-Hocalar arasında kimler vardı?

Sali -Bülent Çaplı vardı. Mustafa Balbay gelirdi. Taner Kışlalı; Onun yeri apayrı unutamam.

“ÜNİVERSİTEDE ‘ATATÜRK’ DENİNCE ‘O DA KİM?’ DİYEN ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ”

-Anıtkabir’e gittin mi hiç?

Sali –Gittim defalarca tabi…

-Ne düşündün?

Sali -Atatürk’ü ben üniversitede öğrendim diyebilirim. Düşünün ‘Atatürk İnkılaplarının analizini yapalım’ dediklerinde ben ‘Atatürk kimdi?’ diyebilecek kadar konuya yabancıydım...

-Üniversitedeyken… Atatürk’ü bilmiyordun? Şaka yapmıyorsun değil mi?

Sali – Liseyi burada okumadım. Bulgaristan’da da bize Atatürk’ü öğretmelerini beklemiyorsun herhalde. Varsa yoksa kendi kahramanları. Bir de bitmeyen Osmanlı düşmanlığı malum… Bilmiyorum bir derste kelime arasında geçtiyse geçmiştir. Ben Atatürk’ü burada duydum, öğrendim.

“ATATÜRK ‘BİZİM TÜRKİYEMİZ VAR’ DEDİĞİMİZ ÜLKENİN KURUCUSU ”

-Ne hissettin Anıtkabir’de?

Sali - Türkiye Türkiye olmasını sayısız şehit ve gazimizin yanı sıra en başta ve esasen Atatürk’e borçlu. Başka ülkelerde yaşayan Türkler için Türkiye çok önemli. Türk olan herkes için önemlidir. Mustafa Kemal Atatürk’ün mücadelesi ve irade azmi yaratmıştır Türkiye’yi. Çok şey borçluyuz O’na. Biz başka bir ülkede doğup büyüsek bile, şunu biliyorduk. Burada başımıza bir şey gelse, Türkiye’ye gideriz, yani bizim Türkiye’miz var. Türkiye’nin var olmasının sebebinin de Mustafa Kemal Atatürk olduğunu herkes kabul ediyordur diye düşünüyorum. Yurt dışındaki Türkler için umut olarak görülen Türkiye’nin sebebi Atatürk.

İLK RÖPORTAJ MUSTAFA BALBAY İLE..

-Gazetecilik mesleğine fiili olarak nerde başladın, ilk röportajın?

Sali -2000’de mezun oldum. 2001’in Ocak ayında Silivri’ye geldim Hürbakış’ta İlhan Uygun ile çalışmaya başladım.

-Siz İlhan bey ile burada mı tanıştınız?

-Evet, burada tanıştık. İletişim mezunu deyince insanlar sıcak bakmadı. Ne işin var Silivri’de? Git İstanbul’a Ankara’da çalış. Derin suda boğul gibi. Ama bana beş yıl Ankara yetti zaten. Yorucu geldi. Küçük bir yerden çıkıp Ankara zor ve aileme de çok uzaktı. Küçük bir yerde çalışmak benim tercihimdi. Babam ben okurken Silivri’den ev almıştı. Akrabalarımız da vardı. Buraya geldim.

İlk röportajımı Mustafa Balbay ile okulda yaptım. Cumhuriyet Gazetesi’nin Ankara Temsilcisiydi.

-Okul gazetesi için mi yaptınız?

Sali -Yok dönem ödeviydi.

-Sonra da kendi gazetenizi kurdunuz.

Sali -2003’te Hürhaber’i kurduk.

-Ortak olarak mı kurdunuz, İlhan mı kurmuştu?

Sali -Ortak olarak kurduk. Önce haftalık sonra da kısa sürede günlüğe dönmüştük zaten.

-Gazetecilikten kazandığın ilk parayı hatırlıyor musun?

Sali -Ben hiç gazeteciliği para kazanma odaklı yapmadım. Belki ailemin imkanları vardı. İşe başladığımda “Sen İletişim Fakültesi mezunusun, şimdi çok para istersin” diye çekinceler oldu. Hiç para, izin konuşmadım…

-Siz başka bir yerde de çalışmadınız ki zaten?

Sali -Evet başka bir yerde de, işte de çalışmadım. Gazete ile ilgili bir şeyin fiyatı sorulduğunda ayarlarım bozuluyor. Profesyonellik anlamında da hiç başarılı olamadım. En sık duyduğum yaklaşım “Sevginar seni gazeteci olarak görmüyoruz”… Valla ne diyeyim ben de görmüyorum… Olamadım henüz galiba… Bu saatten sonra da zor…

TOPLUM DEĞİŞİYOR, GAZETECİLİK BU DEĞİŞİME UYUM SAĞLIYOR

-Başladığın gün ile bugünkü gazeteciliği bir karşılaştırır mısın... Neler değişti?

Sali -Çok şey değişti aynı kalması da beklenemezdi. Hiç bir şey aynı kalmıyor ki. Dünya değişiyor, biz değişiyoruz. Yaptığınız işin ölçüleri de değişiyor. Toplumdaki değişimlere biz de, gazetecilik de uyum sağlıyor.

-İyi mi oluyor, kötü mü oluyor?

Sali -Eskiden de olumsuzlukları vardı. Şimdi de var. Nereden baktığınıza bağlı bu. Ben hayata iyi tarafından bakarım. Gidişata kötü diyemem. Kötüyse biz kötü ettik.  Eskiden aldığın zevki alıyor musun desen; alıyorum. Almasam yapmam, yapamam ki zaten. Eskiden ne yaptığımı bilmiyordum. Şimdi biliyorum. Ben inanmadığım hiç bir şeyi savunmak zorunda kalmadım; bunun için Allah’a ne kadar şükretsem az. Bir yazıyı yazıp da hiç silmedim. Binlerce yazı arasından birini silme ihtiyacı hissetmez misin? Hissetmedim; buna da şükür.

GAZETE EMEKÇİSİ GİBİ YAŞAYAN PATRON

-Hep aynı yerdesin, hep patronsun. Bu rutinleşmeye yol açmıyor mu?

Sali -Ben kendimi hiç patron olarak görmedim. Sabah siz gelmeden çalışma odamı kendim temizledim. Kahveyi kızımız yaptı ama o olmasa kahveyi de kendim yaparım. Ofisime herkesten önce gelir en son çıkarım… Fotoğraf  makinemi alır habere de, ilan görüşmesine de giderim. Gazete gitmediyse onu da bırakırım… Yani böyle bir patronluk...

İnsanlara tuhaf gelmez umarım gazeteyi ben çocuğum gibi görüyorum. Elimin dokunmadığı bir sayısı, günü yok neredeyse. Benim buna bir iş olarak bakma şansım yok. Bunu sevmemeyi düşünemiyorum. Her satırını kendi ellerimle yazdığım bir hikaye...

BAŞKA TÜRLÜ BİR YAŞAM İMKANSIZ!

-Yeniden doğsan gazeteci olur muydu?

Sali -Olurdum herhalde. Bunu söylemek kolay değil ama başka türlü bir yaşamı düşünemiyorum. Gazeteci olmasam ben olmazdım. Şu andaki benden vazgeçer miyim? Hayır, kesinlikle vazgeçmek istemiyorum…

-Birçok kişiyle röportaj yaptığın oldu. Ama şunla yapmayı da çok isterdim dediğin birileri var mı?

Sali –Ben, çok kendim olarak merak etmiyorsam o kişiyi sırf röportaj yapmak için yapmadım. Yapmak istediklerimle yaptım. Yapıyorum da. Çok uçarı düşüncelerim yok…

-Her sabah güzel sözler paylaşıyorsunuz ki. Ben onları hep görüyorum

Sali -Bazen dakikalarca bulamıyor arıyorum o sözü.

SEVGİNAR SALİ’NİN YAZARLARI

-Kitaplarla yazarlarla çok içli dışlısın belli. En sevdiğin yazarlar, kitaplar kimler hangileri?

Sali – Her şeyi, herkesi okurum esasen. Ayşe Kulin, İskender Pala, Nazan Bekiroğlu, Şermin Yaşar, Ahmet Ümit, Amin Maalouf, Kürşat Başar aklıma ilk gelenler... Çağdaş Türk yazarlarını severim. Roman okumayı da. Kendim fırsat bulamadığım, bulamayacağım hayatları başkalarının hikayelerinden okuyarak yaşıyorum…

PANDEMİ MUSİBETİNİN ÖĞRETTİKLERİ

-Pandemi her şeyi etkiledi, sizi de etkiledi. Kısaca bir kaç cümleyle geçersek. Sizleri nasıl etkiledi?

Sali -Olumsuz yanlarını çok konuştuk. Sanki birazcık şu açıdan iyi oldu; Çok yoğun hızlı bir hayatımız vardı. Biraz soluklanma fırsatı yarattı. Soluklanırken de hayatlarımızı gözden geçirme imkanı doğdu. Ciddi kayıplarımız oldu ama biraz nefeslenmemiz hayatın gerçeklerini düşünme konusunda iyi bir fırsat oldu bence.

HİÇ BİR MESLEKTAŞIMLA SORUNUM YOK!

-Gazetecinin dostu olmaz derler. Senin çevren geniş. Dostun çok var mı?

Sali -Dostluklarım işimle ilgili değil. Haber yaptığım insanlar değiller benim gözümde. Hayatımda o konuda bir eksiklik yok insanın da dost diyebileceği kişi sayısı azdır diğerleri yakın uzak arkadaşlar...

-Meslektaşlarla sık sık karşı karşıya gelebiliyorsun. Bunları nasıl değerlendiriyorsun?

Sali -Buna mesleki rekabet diyorlar. Herkesin rekabet anlayışı farklı. Ben oldukları gibi kabul ediyorum hepsini. Onlarla ilgili bir gündemim yok. Bana şunu yaptılar ben de şunu yapayım diye bir olayım da olmadı. Bundan sonra da olmasın. Benim kimseyle bir sorunum yok. Bu husustaki aydınlanmamı onlardan birinin attığı mail’e borçluyum aslında yeri gelmişken onu da söyleyeyim… “Sevginar kusura bakma seni itibarsızlaştırmak zorundayım çok ön plana çıktın bu stratejik çıkarlarıma ters. Bunu kişisel algılama senin yerinde Ayşe de olsa Fatma da olsa bunu yapmak zorundayım” tarzında bir şey yazmıştı. Hepsini anlayışla karşılıyorum.

-Bu kadar yoğunluk için de Sevginar’a ne kadar zaman arıyorsun?

Sali –Sevginar’a ekstradan ayıracak bir zaman yok. Çünkü sabahtan akşama Sevginar için çalışıyor ve yaşıyorum zaten. Sevginar’ın yapmak istediği şeyleri yapıyorum. Çalışmaktan memnunun mutluyum, başka türlü bir yaşam tarzı düşünemiyorum şu aşamada; zaman ne getirir bilmiyoruz tabi. Kitaplarım, yürüyüşlerim arada seyahatlerim ailem, sevdiklerim hepsi aynı amaçla hizmet ediyor...

“TOPLUMDAKİ HER ARIZANIN TEMELİNDE CİNSİYETÇİ YAKLAŞIM VAR”

-Bu röportajı yapmamızın nedeni 8 Mart Dünya Kadınlar Günü. Yıllardır bir günlük gazete çıkarıyorsun. Türkiye’de, Silivri’de, gazetecilikte kadın olmak nasıl bir şey? Çok mu eziliyorlar, çok mu haksızlığa uğruyorlar. Daha çok mu saygı görüyorlar? Toplum yaşamından daha mı az yer alıyorlar?

Sali -Ben bir insana kadın ya da erkek diye bakmıyorum. Cinsiyetçi yaklaşımı hayatımızda azaltmamız gerekiyor. Çoğu önyargılarımızın, yanlış anlaşılmalarımızın ve arızalarımızın temelinde bence bu baskın cinsiyetçi yaklaşım yatıyor. Ben Erhan Bey’i karşımda gördüğümde; gazeteci, meslektaşımla, meslek büyüğümle karşı karşıya olduğumu düşünüyorum. Bir erkekle mi, kadınla mı konuşuyorum benim için önemli değil. Sizin yerinizde bir kadın da olabilirdi değişen bir şey olmazdı algımda.

“TÜRK TOPLUMUNDA KADIN İLE İLGİLİ BİR SORUNUMUZ VAR”

Sali-Bizim Türk toplumunda kadın ile ilgili bir sorunumuz var bunu kabul etmemiz lazım. Ben kalkıp bunun serzenişini yaparsam haksızlık etmiş olurum. Bunun dezavantajını hiç görmedim desem..!? Ha avantajını gördün mü dersen o kısmını da hiç düşünmedim. Bence herkes kişiliği ile var olup yaptığı işin kalitesi ile sektörde yer almalı. Yani bir kadın mı, erkek mi olduğumuzu önemsemeden, toplumda var olduğumuz kişilik ve diğer kimliklerin altını doldurması lazım. Ne okumaktan ne kendimi geliştirmekten vazgeçiyorum, ne çalışmaktan varlığımı bunlar belirliyor bir başkasının bana verdikleri ya da benden almaya çalıştıkları değil.

‘KADIN SORUNU ERKEKTEN ZİYADE KADIN SORUNU GİBİ’

Bir şeye sırtını dayayıp da bu hayatta var olamazsın. Birçok şeyin var olması gerekiyor. Kadın sorunu erkekten ziyade bir kadın sorunu sanki. Kadınlar gününde bir tepki de alabilir belki bu değerlendirme ama ben kadın olarak biri bana bir şey versin diye beklemem. Benim onu hak edip kendim almam gerekiyor. Bana kimsenin bir şey vermesi gerekmiyor. Şikayet etmek çözüm değil.

TEK HAYAL HUZUR

-Hayaller bitmez. Bundan sonraki hayalleriniz neler?

Sali – Uçuk hayallerim yok. Olduğum halimden de konumumdan da memnunum. Sağlığım yerinde olsun. Çalışabildiğim yere kadar çalışayım. Sonrasında da bakir bir kumsalda güzel bir deniz kıyısında elimde kitabım ve huzur. Hayal ettiklerim bunlar... Huzur içinde üretmek çalışmak. Ve huzur içinde yaşamak.

-Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Sali - Sahip olduğum hayat için öncelikle annem-babam, rahmetli babaannem ile dedeme, önemli bir sürecini omuz omuza sürdürdüğüm ablam, hayatıma farklı dönemlerde dahil olup bugünkü beni ortaya çıkartan özel kişilere (onlar kendini biliyor) teşekkür, yaşadığım her şeyden sonra bugünkü ben için şükrediyorum. Herkese gönlünce ve huzurlu bir hayat diliyorum…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.