Abdülhamit ve Atatürk'ten bugüne aşının serüveni

İnsanlığın aşılarla serüveni nasıl başladı, nerde başladı, nasıl gelişti, ülkemizde neler oldu bilmiyorduk. Fikir sahibi olalım diye biraz araştırdık.  Çok ilginç sonuçlarla karşılaştık. Bazılarına şaşırıp kaldık.  Bu derlemeyi sizlerle paylaşmak istedik.

-Mesela Sultan Abdülhamit'in 1885’lerde Luis Pastör’e 10 bin altın gönderip Türkiye’den gidecek üç kişinin orada eğitim görmesini sağladığını bilmiyorduk. Bu kişiler dönüyorlar ve Türkiye’de 1887’de Kuduz Tedavi Merkezini kuruyorlar.  1885 te kuduz aşısı bulunuyor,  İki yıl sonra İstanbul’da tedavi merkezi.  

-1916’larda Tifüs aşısı Bağdat’ta bulunan 6. Ordu’da aralarında Kazım Karabekir’in de bulunduğu birçok askere uygulanır. Ama o dönemde 6. Ordu kumandanı Alman Mareşal von der Goltz’dür. Alman mareşale ve özel hekimi Oberndorfer’e bu aşı teklif edilse de onlar aşı olmayı kabul etmez. O dönemde 6. Ordu’da aşılanan askerlerden kimse hasta olmaz ama Mareşal Golt ve doktoru tifüse yakalanarak 1916 tarihinde Bağdat’ta ölür.

...

Şimdi önce Aşı’nın Türkiye’deki serüvenini hatırlayalım. Daha sonra da vakti olan ve merak edenler için Dünya’daki  gelişmelere de kısaca göz atalım.

Türkiye’de aşının tarihçesi

1801: Jenner metoduna göre çiçek aşısı uygulaması başladı.

1885: Çiçek aşısı uygulaması için Osmanlı’da “Çiçek Nizamnamesi”  adıyla kanun çıkarıldı  (dünyada ilk).   Kanuna göre aşı yapılmayanlar askeri okullara kabul edilmemektedir. 1915 tarihli nizamname ile herkese altı aylıkken, 7 yaşında ve 19 yaşında olmak üzere üç defa aşılama mecburiyeti getirilmiştir.

1885: Kuduz aşısı bulundu (Fransızlar buldu).

1886: Kuduz aşısının üretilip uygulanması için Fransa’ya Pasteur’ün laboratuvarına eğitime gidildi.

Fransa’da 1885 yılı Temmuz ayında, Louis Pasteur tarafından kuduz aşısının keşfedilip uygulanması, insanlığın tarihinde üretilen ikinci aşı olarak görülmektedir. Pasteur, aşı üretme çalışmalarını sürdürebilmek için birçok devlet başkanından maddi yardım istedi. Bu amaçla çeşitli devlet başkanlarına araştırmalarına sponsorluk isteğini dile getiren mektuplar yazdı. Bu mektuplardan birisi de II. Abdülhamit’e ulaştı. Padişah, aşı üretme çalışmalarını İstanbul’da yapılması koşuluyla yardım edeceğini bildirdi. Pasteur ülkesinden ayrılmayı kabul etmedi. Bunun üzerine Pasteur’e 10.000 altın yollanıp Osmanlı imparatorluğundan üç kişinin (Alexander Zoeros Paşa, Dr. Hüseyin Remzi ve Veteriner Hüseyin Hüsnü bey) Pastörün yanında eğitim alması istendi. Pastör bu öneriyi kabul etti. Eğitim alan bu hekimler 1887 yılında memlekete dönerek kuduz tedavi merkezini kurdu. Bu merkez o dönemde dünyanın en önemli kuduz merkezlerinden bir haline geldi.

1887: Ocak ayı başında kuduz aşısı Osmanlı’ya getirildi. Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şahane’de ilk kuduz aşısı üretildi.

1892: İlk çiçek aşısı üretim evi kuruldu.

1927: Verem aşısı üretimi başladı.

1928 - Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü kuruldu.

1937: Kuduz serumu üretilmeye başladı.

1940: Çin’deki kolera salgınına karşı aşı gönderildi.

1942: Tifüs aşısı ve akrep serumu üretimi başladı.

1947: Biyolojik Kontrol Laboratvuarı kuruldu. BCG aşısı üretimine geçildi.

1948: Boğmaca aşısı üretimi başladı.

1950: İnflüenza laboratuvarı, WHO tarafından ‘Uluslararası Bölgesel İnflüenza Merkezi’ olarak tanındı. İnflüenza aşısı üretimine geçildi.

1965: İlk kez kuru çiçek aşısı üretimi yapıldı.

1976: Kuru BCG aşısının deneysel üretimi başladı.

1983: Kuru BCG aşısı üretimine geçildi.

1991: Üretilen aşı ve serumların kalitesinin artırılması ve üretilemeyen aşılarla birlikte ihraç edilmesi DPT yatırım programına girdi.

1998: BCG aşı üretim laboratuvarlarında üretime son verildi.

-2004 yılında ise Manisa Tavuk Hastalıkları ve Aşı Üretim Enstitüsü, Bakanlar Kurulu Kararı ile kapatıldı!

-Atatürk döneminde açılan ,  büyük yokluklarla kurulan ve harikalar yaratan Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi ,  2 Kasım 2011 tarihinde Resmi Gazete ’de yayımlanan 663 sayılı kararname ile kapatılıyor.  

...

1880-‘lerin sonlarından 2000’li yılların başına kadar Türkiye aşı konusunda oldukça titiz çalışma yürütülmüş.

İnsan merak ediyor.  Osmanlı’nın son zamanlarında başlayıp,  Cumhuriyet'in ilk yıllarında ve devamında  yoğun bir şekilde sürdürülen aşı politikası desteklenseydi, uluslararası endüstriye pazar olmak yerine milli endüstri korunup kollansaydı, Bugün yabancı ülkeden korona virüs aşısı bekler miydik?
-Aşı üretiminde en önemli mekanizma olarak ‘siyasi irade’ gösteriliyor. Uzmanlara göre 1996’dan bu yana Sağlık Bakanlığı’nın aşı üretimiyle ilgili bir girişimi olsaydı bugün dünyaya bağımlı hâle gelinmeyecekti. Burada, 1980’lerde tüm dünyada baş gösteren neoliberal politikaların etkisine dikkat çekiliyor.  O tarihlerde Dünya Bankası projeleriyle gündeme gelen sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi politikasının yansımaları aşı alanında da kendini gösteriyor. Türkiye  aşı üretiminin şartlarını geliştirmek yerine aşı ithal etmeye yönelik bir politika izliyor. Ve bu süreç yıllardır böyle devam ediyor. Aşı üretimi konusunda dışa bağımlılık fikri devam ettiği sürece bunun aşılmasının zor olduğu ileri sürülüyor. Covid  salgını ile birlikte yerli aşı üretimine dönük çabanın olumlu bir yaklaşım olduğunu kabul etmek, ulusal aşı üretimine yönelik çabayı yoğunlaştırmak gerekiyor..

...

Dünya’da aşının serüveni

-Dünya da aşılamanın tarihçesi Çiçek hastalığıyla beraber başlar. Aşılamayı ilk kullanan toplum Çinlilerdir. Kayıtlara göre Çinliler 15. Yüzyılda variolasyon denen bir teknikle çiçek aşısını kullandılar.

-Bu teknik Çin’den Orta Asya’ya ve Kafkaslara dağıldı. Çiçek geçiren insanlarda en istenmeyen etkilerden birisi de deride ömür boyunca sürecek lekeler kalmasıydı. Bu nedenle Kafkaslarda özellikle kız çocuklarının çiçek hastalığı geçirmesi istenmezdi. Bu nedenle Kafkaslar, çocuklarının güzellikleri bozulmasın diye aşılama yapıyorlardı.

-Türkler de öğrendikleri bu yöntemi başarıyla uygulamaya başladılar

-Asya’da variolasyon yapılan kişiler ise hastalığı daha hafif geçiriyor, çok daha az deri izi oluşuyor, hastalığa bağlı gelişen püstüller iz bırakmadan iyileşiyor ve hastalık çok daha kısa sürüyordu. Bu nedenle Batı’da variolasyona ilgi ve merak büyümeye başladı. 1714’de İstanbul’da gönüllü olarak variolasyon yaptıran Emanuel Timoni ve 1716’da Giacomo Pilarino, Londra Kraliyet Sağlık Derneğine variolasyon tekniğini tanımlayan detaylı bir mektup yazdılar. Ama İngiliz kraliyet hekimleri bu uygulamanın saçma olduğunu ve böyle bir yönteme izin verilmeyeceğini söyleyerek bu yöntemin önünü kestiler.. Bu olaydan kısa bir süre sonra Britanya’nın Osmanlı Büyükelçisi Edward Wortley Montagu’nun karısı Lady Montagu, varilasyonun tüm özelliklerini gözlemledi. Üstelik Lady Montagu kendisi de çiçeğe bağlı izleri olduğundan hastalığa karşı çok duyarlıydı. Osmanlı’da varialasyonu kendi gözleriyle gördüğünde önce çok şaşırdı Ancak bu işlemin yapıldığı çocukların hasta olmadığını gördüğünde derhal kendi çocuklarına aşı yaptırdı. Çocuklarının çiçeğe karşı bağışık olduğunu gördüğünde bunu kendi ülkesine bildirme heyecanıyla ünlü mektuplarını yazmaya (Ali Paşa Medresesinde yazıldığı rivayet edilmektedir.) başladı. Bütün bu uygulamaların detaylarını mektuplara yazıp İngiltere’ye bildirdi. İşte bu mektuplardan sonra varialasyon İngiltere’de yayılmaya başladı.

-18. yüzyılda aşılamadaki bu teknik hızla farklı ülkelere yayılmaya başladı. Sonra buradan da Amerika’ya yayıldı.

-İngiltere’de Edward Jenner adlı bilim insanı çiçek aşılamasında daha farklı bilimsel bir yöntem geliştirdi. 1796 yılında kendi adıyla anılacak olan “Jenner metodunutanımlaması aşılama tarihindeki önemli dönüm noktalarından biri oldu. İneklerin çiçek hastalığını insana geçirebildiğini ve ineklerden alınan çiçekle hiçbir zaman gerçek çiçek hastalığına yakalanılmayacağını gösterdi. 1796’da yedi yaşındaki bir çocuğa, inek çiçeğinden elde ettiği materyalleri aşıladı ve çocuğun gerçek anlamda hasta olmadığını küçük ölçekli kırgınlık dışında hastalık gelişmediğini gösterdi. Bu deneyin yayınlanmasından kısa süre sonra İngiltere’de binlerce çocuk Jenner’ın aşısıyla aşılandı.

-Aşılamada önemli adımlardan biri de tüberküloz aşısı, yani BCG aşısıdır. Bu aşıyı geliştiren Albert Calmette ve Camille Guérin isimli iki Fransız araştırmacıdır. Bovin (sığır) tipi tüberküloz basillerini, (Mycobacterium bovis) 13 senelik bir süre içerisinde safralı ve gliserinli patates üzerinde 230 defa kültürden kültüre aktardılar. Sonra bu basillerin insanlarda tüberküloz hastalığı yapmadığı, fakat tüberküloz basiline karşı bağışıklık oluşturduğunu gösterdiler.

Aşı tarihçesinde Dr. Jonas Salk’ta önemli bir isim. 1952 yılında Amerika tarihinde görülen en korkutucu çocuk felci salgını yaşanıyor.  O yıllarda yaklaşık 50.000 çocuk felci vakası görüldü. Salk, salgından iki yıl geçtikten sonra formaldehitle öldürülmüş virüsten aşıyı elde etti. 1957’de aşının genel kullanıma girme etkisiyle bir yılda görülen çocuk felci hasta sayısı 5000’e düştü (derleme)

...