banner128

Bahar gibi geçen sıcak bir hafta, bugün yerini yağmurlu, serin bir havaya bıraktı. Ama yine de kış gibi değil sevgili “Dünlük”. Sanki sonbahar yeni gelmiş gibi. Umarım yağmurlar devam eder. İşte havadan sudan da olsa konuşmaya başladık seninle. Şimdi benden haberler…

2021’in ilk kitabı olarak Gülseren Budayıcıoğlu’nun “Madalyonun İçi” kitabına başladım. Masumlar Apartmanı’nın bu kitaptan çekildiğini öğrendiğimde ve diziyi çok uzun olması, iç karartması nedeniyle izlemeyi bıraktığımda kitabı okumayı aklımın bir köşesine yazmıştım. Ödünç alarak okuduğum için altını çizemiyorum ancak sevdiğim sayfaların fotoğrafını çekiyorum. Yarısına ulaştım. Psikiyatrist Gülseren Budayıcıoğlu, kendisine gelen birçok hastasıyla ilgili hikayeler paylaşmış kitabında. Ama benim amacım kitabı ya da yazarı eleştirmek değil.

Okuduğum kısma kadar olan bölümde anladığım, bütün psikolojik sorunların sebebi (Genetik değilse ya da altında başka bir hastalık barındırmıyorsa) yalnızlık, iletişimsizlik ve sevgisizlik.

Kimi iletişim yolu olarak kavgayı, hatta dövülmeyi seçiyor. Kimi iletişim kuramadığı kocasıyla ‘hastalanarak’ iletişim kuruyor. İleri safhalarda, sevgisizlik özellikle de anneden geldiyse, sevilmediği için kendisini suçluyor. Kendisini cezalandırma yolunu seçiyor. Hastalardan bazıları konuşmamanın sonunda kafasındaki seslerle konuşmaya başlıyor. Tabii o ses çoğu zaman iyi şeyler söylemiyor.

Kitapta, evde hiç konuşmayan hastalar psikiyatra gelince her şeyi anlatmaya başlıyorlar. Sanki önlerinde bir set yıkılıyor. Konuşmanın, dinlenen taraf olmanın ne kadar önemli olduğunun farkına varıyorlar. Konuştukça bir şeyleri kabullenme süreci başlıyor.

Ben de Covid 19 yüzünden evlere kapandığımız neredeyse bir yıl boyunca en çok konuşmayı özledim. Öyle havadan sudan, hatta bazen saçma sapan bile olsa konuşmayı. Kitap okurken, film izlerken tek taraflı bir iletişim var. Oysa film izlerken bile arada filmle ilgili düşüncelerimi paylaşmayı severim. Dolayısıyla düşüncelerim içimde kalıyor.

Evdeki nüfus ne yazık ki, konuşmayı pek sevmeyen erkeklerden oluşuyor. Gündelik olaylara ait konuşmaları sıkıcı buluyor. Yüzlerinden, mimiklerinden, hatta bazen tepkilerinden anlaşılıyor. O zaman içine içine konuşmaya başlıyor insan. Heyecanı kalmıyor. Bugün bu duygunun bilimsel bir adı olduğunu da öğrendim: Exulansis… “Bizi heyecanlandıran, üzen bir olayı karşıdaki kişiye anlatırken aynı tepkileri göremeyince anlatma hevesinin kaçması” olarak tanımlanıyor. Benim son zamanlarda sıklıkla yaşadığım duygu.

İlk çalışmaya başladığım yıllarda işten geç çıkar, araç beklerken de kafeteryasına gidip arkadaşlarla konuşurduk. Bazen gerçekten havadan sudan, bazen işteki stres yaşatan durumlardan, bazen özel hayatımızdaki gerginliklerden… Ama orada konuştuktan sonra o beni geren konuların üzerimden akıp gittiğini hissederdim, eve geldiğimde aklıma bile gelmezdi o konu bir daha. İş hayatındaki yoğunluk artıp insanlar sadece kendi derdine düştüğünde konuşmalar azaldı önce. Konuşamadığım için içime attığım dönemlerde psikolojik yardım almaya başladım. Konuşmak iyi geldi. Önce hiç tanımadığım birine içimi açmak zor gelse de önemli olan o içini açmak kısmıydı. Ondan sonra o konuları bir daha kafaya takmadığımı gördüm. O gidip gelmeler uzun sürmeden geçti o sıkıntılar.

Şimdi yine evde kendimi kapana kısılmış hissettiğim günlerdeyim. Kısa telefon sohbetleri, görüntülü bile olsa karşılıklı sohbetlerin yerini tutmuyor. İşten geldiği için zaten bütün gün kafası şişmiş kocalar da konuşmaya pek istekli değil bu günlerde… O yüzden konuşamadığımı yazmak iyi geliyor. Bazen iç konuşmalarımdan hikayeler çıkıyor ortaya bazen de böyle dertleşmeler. Ama her halükarda iyi geliyor.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.